İRAN–ABD GERİLİMİ: I - KÜRESEL GÜÇ MÜCADELESİNİN YENİ EŞİĞİ

0

 

Doç. Dr. Çağlar ERBEK

İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilim, dönemsel krizlerden ibaret değildir. Bu ilişki, yapısal bir güvensizlik ve karşılıklı tehdit algısı üzerine kuruludur. 1979 sonrası oluşan siyasal kırılma, yalnızca diplomatik ilişkileri değil, iki ülkenin birbirini tanımlama biçimini de kalıcı şekilde dönüştürdü. İran için ABD bir hegemonik müdahale gücü; ABD için İran ise revizyonist ve istikrarsızlaştırıcı bir aktör olarak kodlandı. Bu karşılıklı algı, neredeyse her diplomatik girişimi sınırlayan görünmez bir bariyer oluşturdu.


Son yirmi yılda bu gerilimin merkezine yerleşen konu ise İran’ın nükleer programı oldu. İran, nükleer kapasitesini enerji güvenliği ve teknolojik egemenlik çerçevesinde savunurken; Washington bunu bölgesel güç dengelerini bozabilecek bir potansiyel silahlanma eşiği olarak değerlendirdi. Ortaya çıkan tablo klasik bir güvenlik ikilemidir: İran caydırıcılık için kapasite artırdığını söylerken, ABD bunu tehdit olarak algılar; ABD baskıyı artırdıkça İran güvenlik reflekslerini güçlendirir.


2015’te imzalanan nükleer anlaşma, bu kısır döngüyü kırmaya yönelik en ciddi girişimdi. Ancak anlaşmanın sürdürülememesi, taraflar arasında diplomatik güvenin zayıflığını açığa çıkardı. ABD’nin anlaşmadan çekilmesi ve yaptırımların yeniden devreye girmesi, İran’ı zenginleştirme oranlarını artırmaya itti. Böylece taraflar, diplomasi ile baskı arasında gidip gelen kırılgan bir dengeye sıkıştı.


Güncel dönemde dolaylı müzakerelerin yeniden başlaması, kanalların tamamen kapanmadığını gösteriyor. Ancak sorun yalnızca uranyum zenginleştirme değildir. Balistik füze kapasitesi, bölgesel vekil aktörler ve İsrail faktörü müzakereleri çok katmanlı hale getiriyor. Washington daha kapsamlı bir çerçeve talep ederken, Tahran nükleer dosyayı diğer başlıklardan ayırma eğiliminde.


Bölgesel düzlemde ise tablo daha karmaşık. İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de kurduğu etki alanı, ABD ve müttefikleri açısından kabul edilebilir sınırların ötesinde görülüyor. ABD’nin Körfez’deki askeri varlığı ve savunma sistemleri ise İran tarafından çevreleme stratejisi olarak okunuyor. Bu karşılıklı hamleler, kontrollü gerilimi sürdüren ama tam ölçekli savaştan kaçınan bir denge üretiyor.


Askeri çatışma ihtimali tamamen dışlanmış değil; ancak tarafların doğrudan savaştan kaçınma eğilimi ağır basıyor. Bu nedenle en olası senaryo, düşük yoğunluklu gerilim, ekonomik baskı ve diplomatik temasların eş zamanlı yürüdüğü “uzatılmış kriz” modelidir.


Bu noktada asıl soru şudur: Bu gerilim yalnızca iki ülkeyi mi ilgilendiriyor? Cevap açık: Hayır. Küresel enerji piyasalarından bölgesel güvenlik mimarisine kadar geniş bir etki alanı söz konusu. Ve işte bu etki alanı, ikinci bölümde ele alacağımız Türkiye perspektifini kritik hale getiriyor.

Yorum Gönder

0Yorumlar

Yorum Gönder (0)