Doç. Dr. Çağlar ERBEK
İran–ABD geriliminin Türkiye açısından önemi, askeri çatışma ihtimalinden çok enerji jeopolitiği ve ekonomik yansımalar üzerinden belirginleşir. Türkiye bu krizin tarafı değildir; ancak sonuçlarından doğrudan etkilenir. Çünkü mesele yalnızca diplomasi değil, enerji arz güvenliği, fiyat istikrarı ve bölgesel güç dengeleridir.
Türkiye uzun süredir “enerji koridoru” rolünü “enerji merkezi”ne dönüştürme hedefi taşıyor. Bu hedef, yalnızca boru hatlarına sahip olmakla değil; depolama kapasitesi, LNG altyapısı, piyasa derinliği ve ticaret esnekliği ile mümkün olabilir. Hazar gazının taşınmasını sağlayan projeler, Türkiye’nin jeostratejik konumunu güçlendirdi. Ancak bir transit ülke olmak ile fiyat belirleyici bir merkez olmak arasında önemli bir fark var.
İran ile mevcut doğal gaz ilişkisi bu çerçevede dikkat çekicidir. İran kaynaklı gaz, Türkiye’nin tedarik portföyünün önemli bir bölümünü oluşturdu. Ancak sözleşme takvimleri, yaptırım riski ve jeopolitik belirsizlikler bu hattı stratejik olarak kırılgan kılmaktadır. İran–ABD geriliminin tırmandığı dönemlerde, doğrudan akış kesintisi olmasa bile fiyatlar üzerindeki risk primi artar.
Hürmüz Boğazı, bu denklemde en kritik kırılma noktalarından biridir. Boğazda yaşanacak bir güvenlik krizi, küresel petrol fiyatlarını yukarı çeker; navlun ve sigorta maliyetlerini artırır. Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için bu durum enflasyon, cari açık ve üretim maliyetleri üzerinden makroekonomik baskı üretir. Enerji fiyat şokları yalnızca enerji sektörünü değil, tüm reel ekonomiyi etkiler.
Bu nedenle Türkiye’nin stratejik yanıtı çeşitlendirme olmuştur. LNG terminalleri, farklı coğrafyalardan yapılan anlaşmalar ve yenilenebilir enerji yatırımları, tek bir kaynağa bağımlılığı azaltma amacını taşır. Çeşitlilik arttıkça jeopolitik dalgalanmalara karşı dayanıklılık da artar.
Dış politika düzleminde ise Türkiye dengeleyici bir çizgi izlemeye çalışmaktadır. ABD ile kurumsal ilişkiler sürdürülürken, İran ile komşuluk ve ekonomik bağlar korunmaktadır. Bu yaklaşım, gerilim dönemlerinde arabuluculuk kapasitesi yaratma potansiyeli taşır. Ancak denge siyaseti, enerji bağımlılığı ve bölgesel riskler nedeniyle hassas bir zeminde yürütülmektedir.
Uzun vadede İran–ABD geriliminin Türkiye açısından anlamı şudur: Enerji jeopolitiği artık yalnızca boru hatlarının güzergâhı meselesi değildir; aynı zamanda ekonomik istikrar, diplomatik manevra alanı ve ulusal güvenlik stratejisinin merkezindedir.
Türkiye için asıl sınav, krizlerin ortasında konum avantajını sürdürülebilir stratejik değere dönüştürebilmektir. Bu da yalnızca diplomatik dengeyle değil; enerji piyasasında kurumsal güçlenme, depolama kapasitesi artışı ve dönüşüm politikalarıyla mümkün olacaktır.
İran–ABD gerilimi geçici olabilir. Ancak enerji jeopolitiğinin belirleyiciliği kalıcıdır. Ve Türkiye, bu satranç tahtasında yalnızca bir taş olmak istemiyorsa, oyunun kurallarını iyi okumak zorundadır.
