| | | |

Jeopolitik Analiz

Orta Asya Artık Bir Satranç Tahtası Değil, Oyuncu

Doç. Dr. Çağlar Erbek

U zun yıllar Orta Asya’yı anlatırken hep aynı çerçeveyi kullandık: büyük güçlerin rekabet ettiği bir coğrafya. Rusya’nın tarihsel etkisi, Çin’in ekonomik yükselişi, Batı’nın enerji ve güvenlik ilgisi, Türkiye’nin kültürel ve siyasi bağları… Bölge, sanki başkalarının hamle yaptığı bir satranç tahtasıymış gibi anlatıldı yıllarca.

Bugün bu tablo değişiyor. Ve asıl dikkat çekici olan, büyük güçlerin Orta Asya’ya yönelmesi değil; Orta Asya devletlerinin bu ilgiyi artık kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlamasıdır.

Bu hafta Seul’de yapılan ilk Güney Kore–Orta Asya Zirvesi, bunun taze bir örneği oldu. Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan liderlerinin bir araya geldiği zirvede kritik minerallerden enerjiye, teknoloji yatırımlarından tedarik zincirlerine uzanan geniş bir işbirliği gündemi oluşturuldu. Yetmişten fazla anlaşma ve mutabakat metni imzalandı; üstelik taraflar bu liderler zirvesinin artık düzenli hale getirilmesinde de anlaştı.

Ama bu tabloyu sadece “Güney Kore Orta Asya’ya geliyor” diye okumak, meselenin can alıcı kısmını gözden kaçırmak olur. Asıl önemli olan, bölge devletlerinin Moskova, Pekin, Ankara, Brüksel, Washington, Seul ve Körfez başkentleriyle aynı anda, eş zamanlı ilişkiler kurabiliyor olması.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’in kısa süre önce çok kutupluluğu tarif ederken kullandığı sözler bu yaklaşımı gayet net ortaya koyuyor: yeni ayrım çizgileri oluşturmayan, tam tersine fırsat alanını genişleten bir yapı. Özbekistan’ın ulaşım bağlantılarını da bir “stratejik bağımsızlık” meselesi olarak görmesi, bu yüzden hiç tesadüf değil.

Büyük güçler arasında seçim değil, seçenek üretmek

Orta Asya’daki bu yeni dış politika anlayışının özünde bir taraf seçmek yok; seçenekleri çoğaltmak var.

Kazakistan bunu uzun süredir “çok yönlü dış politika” diye tarif ettiği bir çizgide yürütüyor: Rusya ile yakın ilişkilerini koruyor, Çin ile ekonomik bağlarını derinleştiriyor, Türkiye ile siyasi ve kültürel ilişkilerini güçlendiriyor, aynı zamanda Avrupa, ABD, Hindistan, Güney Kore ve Körfez ülkeleriyle yeni ortaklık kapıları açıyor. Nitekim Seul Zirvesi öncesinde Hindistan, ABD ve Birleşik Arap Emirlikleri ile temaslarını sıklaştırmış olması da bu eğilimin güncel bir işareti.

“Stratejik özerklik, bir ülkenin kimseyle ilişki kurmaması anlamına gelmiyor; tam tersine, mümkün olduğunca çok aktörle bağ kurup hiçbirine aşırı bağımlı hale gelmemek anlamına geliyor.”

Orta Asya’nın yeni jeopolitiği de tam olarak bu mantık üzerine inşa ediliyor.

Haritada ortada olmak artık dezavantaj değil

Geçmişte Orta Asya’nın denize çıkışı olmayan coğrafyası ciddi bir dezavantaj sayılırdı. Bugünse aynı coğrafya bambaşka okunuyor: Çin, Avrupa, Rusya, Güney Asya ve Hazar havzası arasındaki konumu, bölgeyi Avrasya ulaşım ağlarının kalbine yerleştiriyor.

Seul Zirvesi’nde Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in Kore’den başlayıp Orta Asya üzerinden Avrupa’ya uzanan kesintisiz bir ulaştırma ve lojistik zincirinden söz etmesi, tam da bu yüzden önemliydi. Orta Koridor’un yük hacminin son yıllarda gözle görülür biçimde artması da bölgenin artık sadece bir enerji kaynağı değil, bir bağlantı merkezi olmaya başladığını gösteriyor.

Çünkü jeopolitikte yollar yalnızca ticaret taşımaz, güç de taşır. Bir ülke tek bir ulaştırma hattına bağımlıysa hareket alanı daralır; birden fazla güzergâha erişebiliyorsa diplomatik ve ekonomik pazarlık gücü de artar. Orta Koridor, Çin–Kırgızistan–Özbekistan demiryolu ve Hazar geçişli ulaşım projeleri bu yüzden sadece birer altyapı yatırımı değil, aynı zamanda birer jeopolitik özerklik projesi.

Rusya ve Çin hâlâ belirleyici

Bütün bu dönüşüm, Rusya’nın bölgeden çekildiği ya da Çin’in etkisinin azaldığı anlamına gelmiyor. Aksine, her iki devlet de Orta Asya’nın geleceğinde son derece önemli olmaya devam edecek. Rusya’nın tarihsel, ekonomik ve güvenlik bağları hâlâ güçlü; Çin ise sermaye, ticaret, enerji ve altyapı üzerinden gitgide daha geniş bir etki alanı kuruyor.

Ama artık mesele yalnızca Moskova’nın ya da Pekin’in ne istediği değil. Bölge başkentlerinin ne istediği de giderek daha belirleyici hale geliyor. Ve bana kalırsa asıl değişim de tam burada yaşanıyor.

Satranç tahtasından oyunculuğa

Orta Asya hâlâ büyük güç rekabetinin merkezlerinden biri. Ama bölgeyi yalnızca Rusya, Çin, Türkiye ya da Batı arasındaki rekabet üzerinden okumak, gün geçtikçe daha yetersiz kalıyor.

Kazakistan kendi politikasını kuruyor. Özbekistan kendi bölgesel vizyonunu geliştiriyor. Diğer Orta Asya devletleri de farklı ölçülerde dış politika seçeneklerini genişletmeye çalışıyor.

Dolayısıyla 21. yüzyıl Orta Asya’sını anlamak istiyorsak, sorduğumuz soruyu değiştirmemiz gerekiyor. Artık yalnızca “Büyük güçler Orta Asya’da ne yapıyor?” diye sormamalıyız. Asıl soru şu olmalı: Orta Asya, büyük güçlerle ne yapıyor?

Çünkü bölgenin geleceğini belirleyecek temel unsur, hangi büyük gücün üstün geleceğinden çok, Orta Asya devletlerinin bu rekabet ortamını kendi ekonomik kalkınmaları, güvenlikleri ve siyasi hareket alanları için ne ölçüde kullanabilecekleri olacak.

Yıllarca satranç tahtası olarak görülen Orta Asya, yavaş yavaş taşları kendi hareket ettiren bir oyuncuya dönüşüyor. Ve bu dönüşüm, önümüzdeki yıllarda Avrasya jeopolitiğinin en önemli hikâyelerinden biri olabilir.


Bu yazının, önceki “Orta Asya Rusya’nın Gölgesinden Çıkıyor mu?” metninin doğal bir devamı olduğunu düşünüyorum; ama aynı şeyi tekrarlamıyor. İlkinin merkezinde stratejik özerklik vardı, bunda ise Orta Asya’nın siyasi bir özne haline gelişi var.

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir