Balkanlar'da Bir Hafta Sonu: Ohrid'den Kavala'ya
| | | |

Balkanlar’da Bir Hafta Sonu: Ohrid’den Kavala’ya

Doç. Dr. Çağlar Erbek

İzmir’den sabah erken saatlerde yola çıktığınızda Balkanlar size uzak gelir. Oysa değil. İpsala Sınır Kapısı’nı geçer geçmez bir şeyler değişir — gökyüzü aynı, toprak benzer, ama zaman biraz kayar. Yanımda üç öğretmen arkadaşım, önümüzde harita, arkamızda yorgunluğu henüz tatmamış bir hafta sonu. Ohrid, Manastır, Selanik ve Kavala; dört şehir, iki ülke, iki gün. Ve beklenmedik bir sonuç: kendimi defalarca evde hissettim.

Sabahın Altısında Ohrid: Göl ve Börek

Ohrid’e sabahın altısında vardık. Şehir henüz uyanmamıştı ama göl çoktan uyanıktı; düz, mat, serin bir yüzey. Sahilde yürüdük. Taş sokaklar, eski Bizans kiliseleri, ahşap cumbalı evler — her şey tarihle yoğrulmuş ama asla müzeye dönüşmemiş, insanlar hâlâ yaşıyor bu sokakları. Açlık bastırınca bulduk kendimizi küçük bir kahvaltı sofrasının başında. Makedon böreği; ince, çıtır, tereyağlı. Basit bir şeydi ama o sabah saatinde, gölün kıyısında, tam olarak gerekliydi.

Makedonya’da beni şaşırtan bir şey oldu: Kiril alfabesi. Levhalar, tabelalar, her yer Kiril. Dillerinin Rusçaya bu denli yakın olması aklımı başımdan aldı — iyi anlamda. Rusçam burada işe yarıyordu. Pasaport kontrolünde bir an garip bir şey yaşandı: görevli polisle İngilizce konuşurken dilim sürçtü, alışkanlıkla bir “da” kaçtı. Polis güldü: “Da, burada da yes demek” dedi. Küçük bir diyalog, ama o an iki dilin arasında tatlı bir köprü kuruldu sanki.

Manastır: Bir Çocuğun Koridorlarında

Ohrid’den Manastır’a geçiş kısa sürdü ama mesafe sadece kilometre olarak ölçülmüyordu. Manastır — Rumence Bitola, Makedonca da öyle — benim için bu gezinin kalbi oldu. Gitmeden önce biliyordum tabii: Atatürk burada okudu, burada yetişti. Ama bilmekle görmek arasında derin bir uçurum var.

Askeri lise binasına girdiğimde bir ağırlık çöktü üstüme. Koridorlar dar, tavanlar yüksek, ışık az. Duvarlar sanki konuşuyor; hangi gencin bu merdivenleri tırmandığını biliyor ve saklıyor. Sonra müzeye geçtik. Atatürk’ün doğduğu ev, mutfak, yatak, eşyaları. Bunları bilgi olarak zaten taşıyordum kafamda — ama burada somutlaştı. Bu mutfakta yemek yenilmiş, bu yatakta uyunmuş. Tarih soyut olmaktan çıkıp dokunulabilir bir şeye dönüştü. Duygulandım, bunu saklamayacağım.

Gidilen her yerde Türkçe bilen insanlarla karşılaştık. Müze görevlisi Türkçe anlattı, esnaf Türkçe sormadan yardım etti. Bu sadece turizmin getirdiği bir kolaylık değildi — bu ortak bir tarihin yaşayan izi gibi hissettirdi.

Selanik: İzmir Değil, Ama…

Akşamüzeri Selanik’e indik. İlk adımda duraksadım. Sokaklar, sahil şeridi, insanların yürüyüşü, kafenin önündeki sandalyeler, hatta havanın kokusu — neredeyse İzmir. Neredeyse değil, tamamen. Birebir aynı demek abartı olur belki ama şunu söyleyebilirim: kendimi İzmir’de sandım. Bir an için yabancı olmadım, kaybolmadım, şaşırmadım. Şehir beni içine aldı, tanıdık geldi.

Bu benzerliklerin tesadüf olmadığını tarih açıklıyor: aynı iklim, aynı deniz, yüzyıllar boyunca birbirine geçmiş topluluklar. Osmanlı, Rum, Yahudi, Türk; bu şehir katmanlardan örülmüş. Selanik’i bir günde gezmek haksızlık ama konakladık, sokaklarda kaybolduk, geceyi şehrin sesine bıraktık.

Kavala: Liman, Balık ve Bir Kars Sürprizi

Dönüş yolunda Kavala. Ege’ye bakan küçük ve zarif bir liman şehri. Mehmet Ali Paşa’nın doğup büyüdüğü yer; Mısır’ı yönetecek adamın ilk nefes aldığı topraklar. Sahilde oturduğumuzda masa tazelendi: taze balık, deniz ürünleri, limon. Yorgunluk vardı ama keyif daha baskındı.

Sınır pasaport kontrolünde beklenmedik bir an yaşandı. Yunan görevlisi pasaportuma bakıp başını kaldırdı: “Ben de Karslıyım” dedi, “oradan gelmişiz.” Dönüş yolculuğunun o yorgun, sıcak anında bu cümle tuhaf bir şekilde içimi ısıttı. Sınırlar kâğıt üzerinde nerede çizilirse çizilsin, insanlar birbirine bu kadar yakın olabiliyor.

Yol Üzerine Birkaç Söz

İki gün, dört şehir, iki ülke, bir araba ve üç iş arkadaşı. Yoğundu, hızlıydı, yorucuydu. Ama bu gezilerde insan bir şey öğreniyor: coğrafyanın sandığımızdan çok daha belleği var. Ohrid’in gölü, Manastır’ın koridorları, Selanik’in sahili, Kavala’nın limanı — bunlar birer koordinat değil, her biri bir katman. Ve o katmanların altında hep tanıdık bir şey çıkıyor: ortak bir tarih, paylaşılmış bir zaman.

İpsala’dan geçerken gümrük görevlisi mühürü vururken bile bu duygu vardı. Sınır çizgisi orada, ama hafıza orada durmuyor.

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir