Çocuklara Her Şeyi Öğretiyoruz, Peki İnsan Olmayı?
Bir çocuğun matematik sınavından yüz aldığını öğrendiğimizde gururlanıyoruz. Yabancı dil konuştuğunda, bilgisayar programı yazdığında, bir yarışmada derece elde ettiğinde umutlarımız büyüyor. Başarılarını anlatıyor, fotoğraflarını paylaşıyor, takdir belgelerini özenle saklıyoruz. Peki aynı çocuk yere düşen bir arkadaşını kaldırdığında, haksızlığa uğrayan birini savunduğunda ya da kimsenin görmediği yerde doğru olanı yaptığında aynı heyecanı duyuyor muyuz?
Belki eğitim üzerine düşünmeye tam buradan başlamalıyız. Çocuklarımızın ne kadar çok şey bildiğiyle ilgilenirken nasıl insanlar olarak yetiştiklerini gözden kaçırıyor olabiliriz.
Bugünün çocukları, önceki kuşakların hayal bile edemeyeceği imkânlarla büyüyor. Dünyanın öteki ucundaki gelişmelere birkaç saniyede ulaşabiliyorlar. Ne var ki bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, bilgeliğin de aynı hızla gelişeceği anlamına gelmiyor.
Okul yöneticiliği yıllarım boyunca çocukların dünyasına yakından bakma fırsatı buldum. Sınıfın en başarılı öğrencisinin küçücük bir başarısızlık karşısında sarsıldığını, derslerinde zorlanan bir çocuğun ise arkadaşına gösterdiği incelikle büyüdüğünü gördüm. Çocukları yalnızca notlarıyla değerlendirdiğimizde en değerli özelliklerini göremiyoruz. Arkadaşının üzüntüsünü fark etmek, yanlışını kabul edebilmek, kaybettiğinde başkasını suçlamamak da birer başarıdır; yalnızca karneye yazılmaz.
Hayat insanı yalnızca bildikleriyle sınamaz.
Bir gün bilgiyi ne için kullandığıyla, gücünü kime karşı gösterdiğiyle, kendisinden daha güçsüz birine nasıl davrandığıyla da sınar. İyi bir eğitim, çocuğa yalnızca hayatta başarılı olmayı değil, başkalarının hayatını zorlaştırmadan yaşayabilmeyi de öğretmelidir.
Eğitimi tartışırken müfredatı, sınavları, teknolojiyi konuşuyoruz. Hepsi önemli. Ancak çok temel bir soruyu unutuyoruz: Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz? Her soruyu doğru cevaplayan ama başkasının acısını önemsemeyen birini mi? Kendi haklarını çok iyi bilen, başkalarının haklarına saygı göstermeyen birini mi? Hiçbirimiz böyle bir gelecek istemiyoruz. Fakat istemekle onu önleyecek davranışları göstermek aynı şey değil.
Çünkü çocuklar, yetişkinlerin söylediklerinden çok yaptıklarını öğreniyor. Evde anne babanın birbirine nasıl seslendiğini, trafikte sürücünün yayaya nasıl davrandığını, öğretmenin hata yapan bir öğrenciye nasıl yaklaştığını izliyorlar. Dürüstlüğü anlatıp küçük yalanları normalleştiriyorsak, adaleti öğütleyip yalnızca kendi çıkarımız söz konusu olduğunda adalet arıyorsak eğitimin bir yanı eksik kalır.
Değerler anlatılarak değil, yaşanarak öğrenilir.
Sorumluluk yalnızca aileye ve okula ait de değil. Rekabetin sürekli övüldüğü, başarının daha fazlasına sahip olmakla ölçüldüğü bir toplumda çocuklara paylaşmayı öğretmek kolay değil. Üstelik başarısız olmalarından öyle korkuyoruz ki hata yapmalarına bile izin vermiyoruz. Oysa beklemek, özür dilemek, kendi emeğiyle bir güçlüğü aşmak gelişimin doğal parçasıdır. Engelleri hep önlerinden kaldırırsak, bir gün onlarla karşılaştıklarında ne yapacaklarını bilemeyebilirler. Sevgi, her isteği yerine getirmek değildir; bazen sınır koymak, bazen sabırla dinlemek demektir.
Okul, yaşamın küçük bir örneğidir. Çocuklar orada okumayı, yazmayı, hesap yapmayı öğrendikleri kadar birlikte yaşamayı, anlaşmazlıkları çözmeyi, kendi haklarını savunurken başkalarının haklarını gözetmeyi de öğrenir. Bu yüzden bir okulun başarısını yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçemeyiz. Koridorlarda çocukların birbirine nasıl davrandığına, yalnız kalan bir öğrencinin fark edilip edilmediğine de bakmalıyız.
Geçmişi kusursuz, bugünü sorunlu görmek de bir yanılgı olur. Bugünün çocukları sanıldığı kadar merhametten uzak değil; fırsat verildiğinde ne kadar duyarlı ve adaletli olabildiklerini görmek mümkün. Sorun çocukların değişmesinden çok, bizim onlardan ne beklediğimizde olabilir.
Belki başarı kavramını yeniden düşünmeliyiz. Başarı yalnızca birincilik değildir. Öfkesini kontrol edebilmektir, kendisine yapılan haksızlığa karşı çıkarken başkasına haksızlık yapmamaktır, herkes susarken doğru bildiğini söyleyebilmektir. Bunlar akademik başarının karşısında duran değerler değil, bilgiyi anlamlı kılan değerlerdir. Bilim insanı olmak değerlidir, ama bilgiyi insanlığın yararına kullanmak bir sorumluluktur.
Hiçbir teknoloji, bir çocuğun kendisini gerçekten dinleyen bir yetişkinle kurduğu güven ilişkisinin yerini tutamaz. Yıllar sonra öğrencilerimiz çözdükleri problemleri, ezberledikleri tarihleri hatırlamayabilir. Ama kendilerini değersiz hissettikleri bir gün onlara kimin değer verdiğini, haksızlığa uğradıklarında kimin yanlarında durduğunu, hata yaptıklarında kimin onları anlamaya çalıştığını unutmazlar. Eğitimin en kalıcı izleri belki de tam burada bırakılır.
Çocuklarımızın başarılı olmasını elbette isteyelim. Büyük hayaller kurmayı, çalışmayı, üretmeyi öğretelim. Ama bütün bunların yanına biraz merhamet, biraz vicdan, biraz da başkalarının varlığına saygı koymayı ihmal etmeyelim. Bir gün çocuklarımız büyüdüğünde onlarla yalnızca unvanları ve başarıları için değil, bir başkasının hayatında bıraktıkları güzel izler için de gurur duyalım.






