Mekke'de Değişen Denge: Yeni Bir Güvenlik Mimarisi mi Doğuyor?
| | | | |

Mekke’de Değişen Denge: Yeni Bir Güvenlik Mimarisi mi Doğuyor?

Doç. Dr. Çağlar Erbek

7 Ağustos 2026’da Mekke’de atılan imza, Ortadoğu diplomasi tarihine kolay unutulmayacak bir madde olarak geçti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a yaptığı günübirlik ziyaret sırasında, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile birlikte imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ilk bakışta üç ülke arasında savunma iş birliğini derinleştiren teknik bir metin gibi görünüyor. Oysa metnin ruhuna biraz daha yakından bakıldığında, karşımıza çıkan şey Ortadoğu’da güvenliğin nasıl tanımlandığının değişmeye başladığının bir işareti.

Ortadoğu’da bazı anlaşmalar imzalandıkları gün değil, sonuçları ortaya çıkmaya başladığında tarihî önem kazanır. Mekke’de atılan bu imzanın da böyle bir anlaşma olma potansiyeli taşıdığını düşünüyorum.

Anlaşmanın Çekirdeği: Kolektif Caydırıcılık

İlk bakışta karşımızda üç ülkenin askerî iş birliğini geliştirmesine yönelik yeni bir düzenleme var. Ancak anlaşmanın temel ilkesi, meseleyi sıradan bir savunma iş birliğinin çok ötesine taşıyor. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde tanımlanan meşru müdafaa hakkına dayandırılan hükme göre, üç imzacı devletten herhangi birine yönelik silahlı bir saldırı, diğer ikisine de yapılmış sayılacak.

Bu hüküm doğal olarak NATO’nun kolektif savunma anlayışını hatırlatıyor. Fakat şimdiden yeni bir “İslam NATO’su” kurulduğunu söylemek acelecilik olur. Bir ittifakı gerçek anlamda askerî ittifak yapan yalnızca siyasi irade değildir. Ortak komuta sistemi, müşterek harekât planları, istihbarat paylaşımı, lojistik altyapı, hava ve füze savunması ile sürekli kurumsal mekanizmalar gerekir. Bugün elimizde güçlü bir siyasi taahhüt var. Bunun kurumlara dönüşüp dönüşmeyeceğini önümüzdeki dönem gösterecek.

Yine de dikkat çeken bir ayrıntı var: Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçtiğimiz yıl imzalanan ikili savunma anlaşması, Mekke’deki üçlü yapının aslında bir ilk adım değil, mevcut bir hattın genişletilmesi olduğunu gösteriyor. Bu da anlaşmanın rastlantısal değil, süregelen bir stratejik eğilimin ürünü olduğuna işaret ediyor.

Askerî Güç, Finans ve Nükleer Caydırıcılık

Ortaya çıkan üçlü yapı küçümsenecek gibi değil. Türkiye, bölgenin en büyük ve en tecrübeli ordularından birine, giderek güçlenen bir savunma sanayiine ve NATO içinde onlarca yıllık askerî birikime sahip. Suudi Arabistan enerji kaynakları, finansal kapasitesi ve Körfez siyasetindeki ağırlığıyla öne çıkıyor. Pakistan ise büyük askerî kapasitesinin yanında nükleer silaha sahip bir devlet. Başka bir ifadeyle aynı masada askerî güç, finansal güç ve nükleer caydırıcılık buluşuyor. Tam da bu nedenle anlaşmanın önemi, tarafların yaptığı resmî açıklamaların ötesine geçebilir.

Pakistan’ın nükleer silahlarının Türkiye veya Suudi Arabistan’ın savunmasına açıkça tahsis edildiğini söylemek için elimizde herhangi bir gerekçe yok. Ancak nükleer caydırıcılık yalnızca silahın kullanılacağına ilişkin açık bir taahhütle ortaya çıkmaz. Bazen silahın varlığı ve karşı tarafın ne ölçüde kullanılabileceğini tam olarak bilememesi bile caydırıcılık üretir. Uluslararası siyasette belirsizlik de bir güç unsurudur.

Zamanlama ve İran Faktörü

Anlaşmanın zamanlamasını değerlendirirken bölgedeki son aylara bakmamak mümkün değil. 28 Şubat 2026’da patlak veren ABD-İsrail-İran çatışması, İran’ın Suudi Arabistan topraklarındaki Aramco tesislerini de hedef alan füze saldırılarına kadar uzanmıştı. Körfez’de artan askerî gerilim ve enerji altyapılarına yönelik doğrudan tehditler, Riyad yönetiminin güvenlik kaygılarını görünür biçimde artırmış durumda. Bu nedenle anlaşmayı İran’dan tamamen bağımsız değerlendirmek mümkün değil.

Nitekim İran’dan gelen ilk resmî tepki de bu gerilimi doğruluyor. İran İslami Şura Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai, kağıt üzerindeki bir anlaşmanın Suudi Arabistan’a güvenlik getirmeyeceğini söyleyerek Riyad’ın Washington ile kurduğu tarihsel bağımlılığa gönderme yaptı. Tahran’ın bu sert üslubu, anlaşmanın bölgede gerçekten bir sinir uçlarına dokunduğunu gösteriyor.

Ancak anlaşmayı yalnızca “İrana karşı kurulan bir cephe” şeklinde okumak da eksik olur. Daha önemli olan, Ortadoğu ülkelerinin güvenliklerini artık tek bir küresel gücün garantisine bırakmak istememeleri. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Körfez güvenliği büyük ölçüde Amerikan askerî varlığına ve Washington’ın verdiği güvenlik garantilerine dayanıyordu. Bu düzen tamamen ortadan kalkmış değil. Suudi Arabistan’ın ABD ile ilişkileri sürüyor, Türkiye zaten NATO üyesi, Pakistan da Washington ile tarihsel olarak karmaşık fakat önemli bir ilişkiye sahip. Fakat ülkelerin davranışlarında belirgin bir değişim görülüyor: tek bir güvenlik şemsiyesi yerine, birden fazla güvenlik bağlantısı kurmak. Mekke Anlaşması’nı önemli yapan tam olarak budur.

Türkiye İçin Yeni Bir Konum

Türkiye açısından mesele daha da ilginç. Ankara uzun süredir dış politikasında stratejik özerklik arayışını güçlendiriyor. Bunun anlamı Batı’dan kopmak değil. Türkiye NATO üyeliğini sürdürürken aynı zamanda Körfez, Orta Asya, Afrika ve Asya’daki siyasi ve askerî ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Mekke Anlaşması bu politikanın bugüne kadarki en dikkat çekici örneklerinden biri olabilir.

Haritaya bakıldığında Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattı yalnızca üç ülkeyi birbirine bağlamıyor. Bu hat Doğu Akdeniz’den Körfez’e, Körfez’den Hint Okyanusu’na ve oradan Güney Asya’ya uzanan geniş bir jeopolitik kuşak oluşturuyor. Türkiye böylece aynı anda hem Atlantik güvenlik sisteminin üyesi hem de gelişmekte olan yeni bir bölgesel güvenlik mekanizmasının kurucu ülkelerinden biri konumuna geliyor. Bu, Ankara’ya ciddi bir diplomatik hareket alanı sağlayabilir. Fakat fırsat kadar risk de var.

NATO ile Mekke Arasında

Sorulması gereken zor sorulardan biri şudur: Suudi Arabistan geniş çaplı bir savaşa girer ve Mekke Anlaşması kapsamında Türkiye’den askerî destek isterse ne olacak? Türkiye’nin NATO üyeliği böyle bir durumda NATO’yu otomatik olarak savaşa sokmaz, çünkü Suudi Arabistan NATO üyesi değil ve kolektif savunma mekanizmasının kendi hukuki ve coğrafi şartları var. Fakat Türkiye’nin iki farklı güvenlik sistemindeki yükümlülüklerinin aynı anda gündeme gelmesi siyasi açıdan son derece karmaşık sonuçlar doğurabilir.

Burada anlaşma metnindeki bir ayrıntı önem kazanıyor. Kuvvet kullanımı kararlarının her imzacı ülkenin kendi anayasal süreçlerine bağlı tutulması hükmü, otomatik bir askerî angajman yerine, kriz anlarında her ülkeye siyasi ve hukuki bir esneklik alanı tanıyor. Bu da anlaşmayı kâğıt üzerinde göründüğü kadar keskin bir NATO benzeri mekanizma olmaktan çıkarıp, daha çok siyasi bir taahhüt zeminine oturtuyor. Yine de Türkiye’nin önümüzdeki dönemde karşılaşacağı temel meselelerden biri tam da budur: Atlantik ittifakıyla bölgesel stratejik özerklik arasında denge kurmak. Başarılırsa Türkiye’nin diplomatik ağırlığını artırır, başarılamazsa Ankara’yı istemediği krizlerin içine çekebilir.

Hindistan ve İsrail Neden Yakından İzleyecek?

Pakistan’ın anlaşmadaki varlığı Hindistan açısından son derece önemli. Hint basınının anlaşmayı Pakistan merkezli bir bölgesel bloklaşma olarak okuma eğiliminde olması bu hassasiyetin bir göstergesi. Keşmir gibi kronik bir kriz yeniden geniş çaplı çatışmaya dönüşürse, Mekke Anlaşması’nın nasıl yorumlanacağı ciddi tartışma yaratacaktır. Ancak kolektif savunma hükmünü, Pakistan savaşa girerse Türkiye ve Suudi Arabistan’ın da otomatik olarak Hindistan ile savaşa gireceği biçiminde okumak doğru olmaz. Devletlerin ittifak yükümlülüklerini uygulama biçimi her zaman siyasi ve hukuki koşullara bağlıdır.

İsrail’in tepkisi ise beklenenden de hızlı ve görünür oldu. Anlaşmayı “ölümcül ittifak” olarak niteleyen İsrailli yetkililerin ardından, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun bölgesel yalnızlaşma kaygısıyla Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile sosyal medya üzerinden temasa geçmesi, Tel Aviv’de yarattığı rahatsızlığın boyutunu gözler önüne seriyor. Bugün İsrail’e karşı kurulmuş bir ittifaktan söz edemeyiz, anlaşma metninde herhangi bir ülke hedef olarak gösterilmiyor. Ancak böyle bir yapının İsrail’in stratejik hesaplamalarında yer almayacağını düşünmek de gerçekçi değil.

Post-Amerikan Ortadoğu’ya Doğru

Mekke Anlaşması’nın en önemli tarafının İran, İsrail veya Pakistan’ın nükleer kapasitesi olduğunu düşünmüyorum. Daha büyük mesele başka: Ortadoğu devletleri giderek daha fazla biçimde kendi güvenlik düzenlerini kurmaya çalışıyor. Bu, Amerika’nın bölgeden çıktığı anlamına gelmiyor, ABD askerî, ekonomik ve diplomatik açıdan uzun süre Ortadoğu’nun en önemli aktörlerinden biri olmaya devam edecek. Ancak bölge ülkeleri artık güvenliklerini tamamen Washington’a teslim etmek istemiyor. Yeni dönemin mantığı daha farklı: ABD ile çalış, Çin ile ekonomik ilişki kur, Rusya ile gerektiğinde konuş, bölge ülkeleriyle kendi güvenlik mekanizmalarını oluştur ve hiçbir büyük güce tamamen bağımlı olma. Uluslararası sistem giderek tam da bu yönde ilerliyor.

Mekke’de Atılan İmzanın Ötesinde

Bu nedenle Mekke’de atılan imzayı üç ülkenin yaptığı sıradan bir savunma anlaşması olarak görmemek gerekir. Belki bugün yeni bir askerî ittifak doğmadı, ama böyle bir ittifakın doğabileceği siyasi zemin oluştu. Uzmanların da işaret ettiği gibi, anlaşmanın ilerleyen dönemde başka bölge devletlerinin katılımıyla genişleme potansiyeli taşıması, meseleyi üç ülkeyle sınırlı bir başlık olmaktan çıkarıyor.

Türkiye açısından önümüzdeki dönemin temel sorusu da burada ortaya çıkıyor: Ankara bu yeni güvenlik mimarisinin yalnızca bir parçası mı olacak, yoksa mimarlarından biri mi? Mekke Anlaşması’nın gerçek tarihsel anlamını belirleyecek olan, büyük ölçüde bu sorunun cevabı olacaktır.

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir