Doç. Dr. Çağlar ERBEK
18. yüzyılda
İngiltere’de buhar makinesinin bulunmasıyla birlikte başlayıp gelişen
makineleşme ve ardından yaşanan sanayi devrimi, Avrupa’da ve ardından da tüm
dünyada ulus devletlerinin, kapitalist toplumların yaratılmasının başlangıcı
olmuştur. Feodalizmin bağrında gelişen zanaatçılık aslında tüm bu gelişmelerin
temelini oluşturmaktadır. Büyük yerleşim yerlerinde başlangıçta ustaların,
çırak ve kalfaları ile birlikte, küçük el aletleri kullanarak bir malın
tamamını ürettiği küçük zanaatçı dükkanları egemendi. Zanaatçılık diye
adlandırılan bu üretimin ardından büyük atölyeler kuruldu. Buralarda usta ve
kalfalar çıraklarla birlikte yine el aletleri kullanarak kolektif bir üretim
gerçekleştirmeye başladılar. Herkes malın belli bir kısmını üretiyor ve mal
birçok çalışanın elinden geçtikten sonra tamamlanıyordu. Üretimde görülen bu iş
bölümü gelecekteki fabrikaların habercisi olmuştur.
![]() |
| Kandinsky, Kompozisyon, 1913 |
Buhar
makinesini bulunması ve üretimde makinelerin kullanılmaya başlanması ile
birlikte hızla yaygınlaşan makineleşme ve fabrikasyon günümüzün kapitalist
toplum yapısını beraberinde getirmiştir. Makineleşme ile birlikte artık, malı
makine üretmeye başlarken, insana sadece makineyi kontrol etmek, yönlendirmek
kalıyordu. Dolayısıyla insan emeğine duyulan ihtiyaç makinelerin kullanımına
bağlı bir hale geldi. İnsanın emeği ve yaratıcılığı ile geliştirilen makineler,
insanın yaratıcılığının ve emeğinin önüne geçmeye başladı. Teknolojik
gelişmelerle birlikte makineler yalnız üretimde değil, yaşamın her alanında
etkin hale geldi. İnsan, zamanla kendi yarattığı makinelerin esiri haline
gelmeye başladı.
![]() |
| Kandinsky, Kompozisyon, 1939 |
Kapitalizm aynı zamanda alabildiğine karmaşık ilişkilerin ve sorunların iç içe olduğu büyük metropolleri yarattı. Küçük yerleşim birimlerinden gelip büyük şehir yaşantısına uyum sağlamanın zorluklarının ötesinde, büyük şehrin karmaşasının bireyler üzerinde yarattığı olumsuz etki büyük olmuştur. Sanayi toplumu, makineleşme, çözülen toplumsal ilişkiler, büyük şehir yaşamının zorluğu, bireyin yalnızlaşması ve yabancılaşması elbette ki soyut sanat anlayışının temel çıkış noktasını oluşturmaktadır.
Soyut sanat anlayışının çıkışının temelinde de kapitalist üretim ilişkileri ve toplumsal yaşam tarzı yatmaktadır. Nitekim soyut resmin ortaya çıkışının ve gelişiminin 20. Yüzyıla denk gelmesi bir tesadüf değildir. Aksine, ekonomik ve toplumsal ilişkilerin ulaştığı boyut ve koşulların biçimlendirdiği bireysel özellikler, insanları soyut sanata yönlendiren başlıca etkenlerdir.
![]() |
| Kazimir Malevich, Siyak Kare, 1913 |
Yaşam tarzının,
ilişkilerin, yaşama bakış açısının değişmesi, zevklerin de değişmesini
doğurmuştur. Sanayi toplumunun karmaşası, bireyin yalnızlaşması ve
yabancılaşması, kirlenen çevre vb. etkenler bu sanatın temellerini
oluşturmuştur. Denilebilir ki soyut sanatı doğuran, yaşanan ekonomik, toplumsal
ve teknolojik gelişim düzeyidir. Bu nedenledir ki, ancak 20. yüzyıl
koşullarında ortaya çıkabilirdi. Soyut resmin Türkiye’de gelişmesinin 50’li
yıllardan sonrasına rastlaması da Türk resminin öznel sorunlarının ötesinde,
ülkemizde görülen gelişim düzeyi ile sıkı sıkıya bağlıdır.

















Leave a Reply