İlk Tuval Resminin Başlangıcından
1950’ye Kadar Olan Dönem
yüzyıla kadar, temeli Türk-İslam geleneğinde yatan minyatür sanatının egemen olduğu görülmektedir. 18.
yüzyıl başlarından itibaren ise köklü bir değişim başlamış ve yoğunlaşan
batılılaşma hareketleri resim alanında da etkili olmuştur. Osmanlı
Türkiyesi’nde ekonomik, siyasal, toplumsal ve askeri alanlarda yaşanan bu
gelişmelere paralel olarak yoğunlaşan batılı tarzda yaşama isteği, doğal olarak
resim sanatında da yankısını bulmuştur. 19. yüzyıla kadar Türk resminin genelini,
geleneksel tekniklerle yapılan, renk, mekan ve perspektif açısından üsluplaşmış
betimlemeler olan duvar resimleri ve minyatürler oluşturmaktaydı. 19. yüzyıl
sonlarına gelindiğinde ise batılı anlamda tuval resmine geçiş başlamıştır. Bu
dönemde Avrupa’da eğitim gören Türk ressamları söz konusu gelişmeye öncülük
etmişlerdir.
Askeri alanda yaşanan batılılaşma hareketlerine
paralel olarak kurulan Mühendishane-i Berri-i Hümayun (1793-94) , Harbiye ve
Hendese-i Mülkiye gibi okullar batılı anlamda ilk resim örneklerini verecek
olan asker ressamların yetiştiği yerler
olmuştur. Bu gelişmenin ardından
Galatasaray Mektebi Sultanisi (1869) ve Darüşşafaka Lisesi (1873) gibi orta
dereceli okullarda da resim dersleri önem kazanmaya başlamıştır.
Mühendishane-i Berri-i Hümayun ve Mühendishane-i
Bahri-i Hümayun’da Türk hocaların yanı sıra Avrupa’dan gelen yabancı hocalar da
ders veriyorlardı. Bununla birlikte belli bir süre sonra bazı Türk
öğrencilerinin Avrupa’ya gönderilerek Batı bilim ve tekniğini yerinde
öğrenmelerinde yarar görüldü. Bunun üzerine Hüseyin Rıfkı, Ahmed, Abdüllatif ve
Edhem isimli dört öğrenciden oluşan ilk öğrenci grubu 1829’da Avrupa’ya
gönderildi. Bu öğrenciler daha öğrenimlerini tamamlamadan ikinci bir grup daha
Avrupa’ya gitti. Ancak, bütün bu öğrenciler daha çok askeri amaçlarla
gönderiliyor ve döndüklerinde de askeri alanlarda görevlendiriliyorlardı.
Bu dönemde resim eğitimi için ilk kez Avrupa’ya
gönderilen subay veya askeri okul öğrencileri arasında Ferik İbrahim Paşa ve
Tevfik Paşa da bulunmaktadır. Bu iki sanatçımızdan sonra, Süleyman Seyyit ve
Şeker Ahmet Paşa da Avrupa’ya gönderilen ressamlardandır. Osman Hamdi Bey ise,
babası tarafından 1857’de Paris’e hukuk öğrenimi amacıyla gönderilmiş olmasına
rağmen, aynı zamanda Boulanger ve Jean-Leon Gérome’ın atölyelerinde çalışarak
resim dersleri almıştır.
İstanbul’da, 1883 yılında Osman Hamdi Bey’in
müdürlüğünü yaptığı Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurulması Türk resmi açısından
oldukça önemli bir gelişmedir. Sanayi-i
Nefise Mektebi’nin kurulmasının ardından Avrupa’da resim eğitimi gören asker
ressamlar Sami Yetik, Ruhi, Hikmet Onat ve Ali Sami Boyar gibi önemli
isimlerdir.
19. yüzyıl ressamlarımız arasında özgün bir yeri olan
ve” primitifler “, ” Türk foto-yorumcuları ” gibi adlarla da anılan ” ilk tuval
ressamlarımız ” karşımıza çıkmaktadır. Hüseyin Giritli, Hilmi Kasımpaşalı,
Fahri Kaptan, Necip, Selahaddin, Salih Molla Aşki, Ahmet Bedri, Münip, Ahmet
Şekür, Ahmet Ziya Şam, Mustafa, Şefik, İbrahim ve Osman Nuri gibi ressamların
yer aldığı bu grup, fotoğraflardan da yararlanarak, Yıldız Sarayı, Yıldız Cami,
Kağıthane, Ihlamur Köşkleri gibi İstanbul’dan çeşitli köşeleri konu alan
manzara resimleri yapmışlardır. Bu resimler, fotoğrafik özelliklere sahip,
donuk, sakin ve saf bir üslup taşımaktadırlar.
19. yüzyıl Türk resminde Şeker Ahmet Paşa Kuşağı
olarak adlandırabileceğimiz kuşağın en önemli temsilcileri, Şeker Ahmet Paşa,
Süleyman Seyyit, Hüseyin Zekai Paşa ve Halil Paşa’dır. Osman Hamdi de bu
kuşaktan olmasına karşın, diğerlerinden ayrı olarak ele alınmaktadır. Osman
Hamdi, Türk resminde batılı anlamda figürü ilk olarak kullanan sanatçıdır.
19. yüzyıl ressamlarımız arasında önemli bir yeri
bulunan Şeker Ahmet Paşa Paris’te Boulanger ve Gérome gibi akademik ressamların
atölyelerinde eğitim görmüştür. Yaptığı manzara ve natürmortlarda akademik
özellikler gözlemlenebilen sanatçının resimlerinde doğanın yalınlığını
vurguladığı görülür. Daha çok natürmortları ile tanınan Süleyman Seyyit ise
boyayı çok ince ve saydam kullanması ile ünlüdür. Hüseyin Zekai Paşa’nın
manzaralarında fotoğrafik özellikler görülürken, Halil Paşa’nın resimlerinde
canlı renkler, kalın fırça vuruşları ve ışık kullanımı dikkati çeker. Halil
Paşa, Türk resminde izlenimciliğin yolunu açan sanatçı olarak kabul
edilebilir.
Türk resminin gelişimi açısından bir başka önemli adım
da,Şeker Ahmet Paşa’nın girişimleri sonucu 27 Nisan 1873 tarihinde açılan sergi
idi. Bu, İstanbul’da açılan gerçek anlamdaki ilk sergi oldu. Bunu, Ahmet Ali
Efendi’nin çabalarıyla 1 Temmuz 1875’te açılan ikinci bir sergi izledi. Bu
sergide, Levanten ve azınlık sanatçılarının resimlerinin yanısıra, Ahmet Ali
Paşa, Ahmet Bedri, Halil Paşa, Osman Hamdi ve Nuri Bey gibi Türk ressamlarının
resimleri de yer aldı.
1908’deki II. Meşrutiyet’in ilanının yarattığı
rahatlık ortamında, 1909’da Osmanlı Ressamlar Cemiyeti kuruldu. Bu kuruluş,
1921’de Türk Ressamlar Cemiyeti, 1926’da Türk Sanayi-i Nefise Birliği ve 1929’da
ise Güzel Sanatlar Birliği adını aldı.
Cemiyet, yöneticiliğini Şerif Abdülkadirzade Hüseyin Haşim Bey’in
yaptığı ve cemiyetin adını taşıyan bir yayın organı çıkarmaya başladı.
Bu dergide, çeşitli sanat sorunları ve güncel
gelişmeleri içeren yazıların yanı sıra teknik içerikli yazılar da yer
alıyordu. Bir cemiyet altında
toplanılması ve gazete çıkarılması da Türk resim sanatının gelişimini
hızlandıran etkenlerden yalnızca biriydi.
Sanayi-i Nefise Mektebi tarafından Paris’e gönderilen
Galip, İbrahim Çallı ve kendi olanakları ile giden Namık İsmail, Avni Lifij,
Nazmi Ziya gibi ressamlar I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte 1914’te
ülkeye geri döndüler. Türk resim tarihinde ” 1914 Kuşağı “, ”
Çallı Kuşağı ” veya ” Türk İzlenimcileri ” diye adlandırılan bu
grubun başlıca üyeleri, İbrahim Çallı, Ruhi Arel, Feyhaman Duran, Hikmet Onat,
Avni Lifij, Nazmi Ziya Güran ve Namık İsmail’dir. Bu sanatçılar Avrupa’dan
döndüklerinde izlenimciliği Türk resmine taşıdılar. Ortak bir sanat anlayışına
sahip oldukları söylenebilecek olan bu grupta Avni Lifij simgeci görünümü ile
farklılık göstermektedir. Grubun başlıca ilham kaynağı İstanbul’un görünümleri
olmuştur. Nazmi Ziya, İbrahim Çallı ve Hikmet Onat’ın İstanbul’un çeşitli
bölgelerini konu alan çalışmaları bulunmaktadır.
![]() |
Nuri İyem, Portre, 1984. |
Çallı Kuşağı ressamları, Haliç ve civarı ile Boğaziçi
kıyılarını büyük bir ustalıkla resmederek, Türk resminde ” Boğaziçi
manzaraları ” diye bilinen türün yaratıcısı oldular. Bununla birlikte
onların asıl ortak yanları izlenimciliktir ve bu izlenimcilik Batı
izlenimciliğinden oldukça farklıdır. Çallı Kuşağı, Batılı izlenimcilere oranla
daha rahat ve içgüdüsel davranarak, doğanın büyüsüne kapılıp kendilerinden geçercesine
resimler yaptılar.
1929 yılında Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar
Birliği’nin kurulması önemli bir adımdır. Birliğin kurucuları, Refik Epikman,
Cevat Dereli, Şeref Akdik, Mahmut Cuda, Nurullah Berk, Hale Asaf, Ali Avni
Çelebi, Zeki Kocamemi, Muhittin Sebati, Ratip Aşir Acudoğlu ve Fahrettin’dir.
Çallı Kuşağı’nın renkçi tutumunun yanı sıra Müstakiller, çizgiye, kuruluşa ve
yapısal sağlamlığa öncelik veren resimler yapmışlardır. Özellikle Refik
Epikman, Cevat Dereli, Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi ve Muhittin Sebati’nin
resimlerinde görülen kübist inşacı eğilimler önemlidir. Mahmut Cuda ve ilk Türk
kadın ressamlarından olan Hale Asaf’ın resimlerinde de bu eğilimler
görülebilmektedir.
1933 yılında, Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Elif
Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino ve heykeltraş Zühtü Müridoğlu bir araya
gelerek ” D Grubu “nu
kurdular. Bu ressamların üslupları kübist ve inşacı eğilimlere dayanmakla
birlikte birbirlerinden farklılık göstermektedir. D Grubu ressamları, Çallı
Kuşağı’nın rasgele, dağınık renk anlayışına karşı tavır sergileyip, desen,
düzen ve kuruluşa önem vererek, daha çok biçimsel bir eğilim ortaya
koymuşlardır. Bu özellikleri açısından Müstakiller’le benzerlik gösterirler.
1940’lı yıllar Türk resminde görülen toplumcu gerçekçi
anlayıştaki ressamlar açısından önemlidir. Nuri İyem, Abidin Dino, Agop Arad,
Selim Turan, Avni Arbaş, Nijad Devrim gibi bazı sanatçılar, 28 Mart 1940’da
açtıkları Liman Sergisi ile birlikte ” Yeniler Grubu “nu
kurmuşlardır. Bu grup, D Grubu’nun aşırı Batı yanlısı biçimciliklerine ve
ekolcülüklerine karşı çıkmıştır. Toplumsal yaşamı ve bu yaşamın sorunlarını
irdeleyen, halkın sorunlarını, sıkıntılarını, sevinçlerini ve hüzünlerini
yansıtan bir sanat anlayışını savunmuşlardır. Ancak, başlangıçta ortak bir
anlayış etrafında toplanan bu grupta zamanla farklı eğilimler ortaya çıkmış ve
grubun dağılması ile birlikte çeşitli kişisel üsluplar gelişmiştir.
Nedim Günsür, Mustafa Esirkuş, Leyla Gamsız, Turan
Erol, Orhan Peker, Mehmet Pesen ve Adnan Varınca gibi Bedri Rahmi Eyüboğlu
atölyesinde yetişen bazı ressamlar 1947 yılında ” Onlar Grubu “nu
kurmuştur. Bu ressamlardan bazılarının, hocaları Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun,
leke, çizgi, renk ve benek biçimimde özetlediği resim anlayışından hareketle
kendilerine özgü üsluplar geliştirmelerine karşın, yenilik getirmek gibi bir
iddiaları olmamıştır.
1950 Sonrası ve Soyut Resim
Bu dönemle ilgili değerlendirmelere geçmeden önce,
yüzyıla damgasını vuran ve Çağdaş Türk Resmi’nin gelişiminde etkili olan soyut
sanat kavramına ve bu kavramın Avrupa’da ortaya çıkışına kısaca değinmek
istiyoruz.
Soyut sanat kavramı genel olarak, 20. yüzyılda ortaya
çıkmış, gözle görülen, elle tutulan gerçekliği hareket noktası olarak kabul
etmeyi ve betimlemeyi reddeden, bu gerçekliği soyutlama yoluna giden plastik ve
grafik sanat akımı olarak tanımlanabilir. Başka bir tanımlama ile de, resim ve
heykelde, doğada bizden bağımsız olarak varolan gerçek varlıkların tanınabilir
biçimde verilmesi ya da sanat-dışı gerçek varlıklara gönderme yapılmaması
olarak ifade edilebilir.
Soyut sanat olgusunun 1910 yılında Kandinsky’nin
yaptığı ünlü bir suluboya resimle başladığı söylenebilir. Bu başlangıç resim
alanında gerçek bir dönüm noktasını ifade eder. Artık nesneler, doğadaki gerçek
varlıklar önemini yitirmeğe başladı ve çok hızlı, spontane çalışmanın da etkisi
ile rengin yalnızca iç zorunluluğu ifade etme işlevi ortadan kalktı. Fransız
izlenimcilerinden etkilendiğini söyleyen Kandinsky, kübizmin, nesnenin
çözümlenmesini kabul etmesine karşın, nesnenin yerine koyacak yeni bir şey
bulma arayışına girişti ve sonuçta soyut sanat olgusunu ortaya çıkardı. Bu dönemde soyut sanat alanındaki ilk
çalışmaları nedeniyle sözü edilmesi gereken diğer iki önemli sanatçı da
Mondrian ve Maleviç’tir.
Sözü edilen sanatçıların üçü de aynı zamanda birer
kuramcıydılar ve soyut sanata giden üç temel yolu, soyut sanatın ortaya çıktığı
daha ilk dönemlerde ortaya koydular. Bu üç temel, anlatımcılık, biçimcilik ve
nihilizmin etkisinde olan bir köktenciliktir.
Soyut sanat daha henüz başladığı yıllarda, yani
1910-1920 yılları arasında Almanya, Hollanda, Rusya ve Paris’te ortaya çıktı.
Bu akımın Türkiye’ye yansıması ve ilk soyut resim örneklerinin verilmesi ise
ancak 1950’li yıllara rastlamaktadır.
Ülkemizde 1950’den itibaren yaşanan gelişmelere
bakacak olursak; İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği, çok partili dönemin
başladığı ve çeşitli toplumsal, siyasal değişimlerin yaşandığı 1950’ler
Türkiyesi’nde, toplumsal gerçekçilik anlayışını benimseyen ve bu tarz resimler
yapan ressamların varlığı görülmektedir. Ekonomik ve toplumsal açıdan zor
koşullar altında yaşayan Anadolu insanının çileli yaşamını abartılı vücutlar ve
ifadelerle anlatan Neşet Günal bu ressamların en önemlilerindendir. Aynı
doğrultuda resim yapan Neşe Erdok, Aydan Ayan ve Özer Kabaş gibi ressamlar bu
çizgilerini bugün de sürdürmektedirler. İnsanların sorunlarını,
çaresizliklerini abartılı çizgilerle anlatan bir diğer sanatçı ise
Mehmet Güleryüz’dür. Alaaddin Aksoy ve Ergin İnan gibi sanatçılar ise,
toplum-insan ilişkilerini ele alırken fantezilerinden yararlanmaktadırlar.
1950’li
yıllar soyut resmin Türkiye’ye girdiği yıllardır. Bu yıllarda Türkiye’ye gelen
ünlü sanat yazarlarının ve eleştirmenlerinin de bu gelişmeye katkıda bulunduğu
kabul edilebilir. Cemal Bingöl, Nijat Devrim, Halil Dikmen, Ferruh Başağa, Arif
Kaptan, Adnan Turani, Lütfü Günday ve Adnan Çoker gibi sanatçılar, soyut resme
yönelen ilk ressamlardandır. Sabri Berkel, Cemal Bingöl, Halil Dikmen
geometrik-soyut, Z.Faik İzer, Lütfü Günay, Arif Kaptan, Adnan Turani, Hasan
Kavruk, Erdal Alantar ve Adnan Çoker lirik soyut, soyut dışavurumcu çalışmaları
ile bilinirler. Avrupa’da çalışmalarını sürdüren Fahrünnisa Zeid, Selim Turan,
Nijat Devrim ve bazı çalışmaları ile Abidin Dino aynı eğilimde eserler
vermişlerdir. Şemsi Arel, Abidin Elderoğlu ve Sabri Berkel’in hat sanatı ve
kaligrafi etkili soyut çalışmaları dikkat çekmektedir.
Sabri Berkel 1952 yılında yaptığı “simitçi”
adlı eserinde nesneleri geometrik biçimlere indirgerken, Z.Faik İzer
“Sultanahmet Cami Pencereleri” adlı çalışmasında da görüldüğü gibi
soyut ekspresyonist bir anlatım geliştirmiştir. Abidin Elderoğlu İslam ve Uzakdoğu
kaligrafik örneklerine dayanan soyut çalışmalar yaparken, Ecüment Kalmık’ın,
soyut çalışmalarında liman ve deniz görünümlerinden hareket ettiği
görülmektedir.
1959-60’lı yıllara
gelindiğinde, İstanbul’da Zeki Faik İzer, Sabri Berkel, Halil Dikmen, Şemsi
Arel, Ercüment Kalmık, Ferruh Başağa, Nuri İyem ve Adnan Çoker soyut resim
anlayışında aktif çalışmalar yaparken, Ankara’da ise, Cemal Bingöl, Adnan
Turani, Lütfi Günay ve Cemil Eren soyut resmin çeşitli anlayışlarına ait
eserler vermişlerdir. Ayrıca Refik Epikman ve Eşref Üren gibi sanatçılar da
lirik soyutlamacı çalışmalar yapmışlardır.
Soyut resmin yaygınlaşması ile birlikte konu ile
ilgili yayınların da arttığı görülmektedir. O döneme kadar, bu alanda yazılmış
yayınların bulunmayışı önemli bir eksiklikti ve bu eksikliğin giderilmesi için
yayınların artması gerekmekteydi. Ne var ki, Suut Kemal Yetkin ve Mazhar Şevket
İpşiroğlu dışında hiçbir bilim adamı konuya yeterince ilgi göstermemiştir. Söz
konusu alandaki yayınların genellikle ressamlar tarafından gerçekleştirilmesi
dikkat çekicidir. Bu yayınlar, soyut resmin mantığının kavranması ve
sorunlarının çözümlenmesi açısından önem taşımaktadır.
Araştırmacılar Türkiye’de soyut alanında çalışmalar
yapan sanatçıları sınıflandırmak gerektiğinde bunları başlıca dört başlık altında toplamaktadır :
a) Geometrik
Soyutlamacılar ; Hamit Görele, Salih Urallı, Refik Epikman, Erol Eti, vb.
b) Lirik Soyutlamacılar
; Zeki Faik İzer, Abidin Elderoğlu, Ercüment Kalmık, Abidin Dino, Arif Kaptan,
Mustafa Esirkuş, Özdemir Altan, Turan Erol, Devrim Erbil, Ömer Uluç, Mustafa
Ayaz, Zafer Gençaydın, vb.
c) Geometrik
Non-Figüratifler ; Cemal Bingöl, Şemsi Arel, Sabri Berkel, Cemil Eren, İsmail
Altınok, Halil Akdeniz, Gencay Kasapçıgil, Bekir Sami Çimen, vb.
d) Lirik
Non-Figüratifler ; Nejat Devrim, Selim Turan, Abidin Elderoğlu, Bedri Rahmi
Eyüboğlu, Ferruh Başağa, Adnan Turani, Fethi Arda, Hasan Kaptan, Muammer
Bakır…
Söz konusu
sanatçıların da çok azı kesin alarak tek bir anlayışta eserler vermiştir.
Birçoğunun verdiği eserler birden fazla anlayış içinde ele alınmaktadır.
İzmir 1997
















Leave a Reply